Temel hak ve özgürlüklerin korunması ve önündeki engellerin kaldırılması meselesi, insanlık tarihi boyunca yürütülen siyasal, sosyal ve kültürel mücadelelerin hep odağında yer almıştır. Bu mücadelelerde sağlanan başarılara bağlı olarak insan hak ve özgürlüklerinin korunması ve ihlallerinin önlenmesi yönünde gerekli güvence mekanizmaları kurulmuş ve bölgeden bölgeye değişkenlik göstermekle birlikte bireylere hak arama yolları sağlanmıştır. Çünkü bir kişinin temel hak ve özgürlüğü saldırıya uğramışsa, onun kişiliğinde herkesin haysiyeti çiğnenmektedir. Bu itibarla sorun, hakkı çiğnenen kişi ile saldırgan arasında olup biten kişisel bir hesaplaşmadan öte evrensel boyutta ele alınması gereken bir konudur. Aksi takdirde, zulme seyirci kalmış, hatta tavır koymadığımız için de o zulme ortaklık etmiş oluruz.[1]

İnsan hakları, günümüz dünya düzeninde, devlet, kültür ve coğrafi sınır tanımaksızın kabul gören vazgeçilmez bir değerler bütünü olarak kabul edilmektedir ve gerek ulusal gerekse uluslararası düzeyde son yılların ciddi bir tartışma ve araştırma konusudur.

Akademik ve felsefi anlamda insan hakları olgusunun ortaya çıkışı ve gelişimi neredeyse medeniyet tarihi kadar eskiye dayanır. Bu anlamda insan hakları teması, toplumsal yaşamın ortaya çıkardığı “devletin meşruluğu” kavramını da içine alarak ve akademik dünyada özellikle doğal haklar teorisiyle yakından ilişkilendirilerek tartışılmıştır. Bu tartışma günümüzde özellikle insan hakları alanında yaşanan derin ihlaller karşısında çok anlamlıdır.

Tarihteki gelişim süreci içerisinde de insan hakları kavramının neleri kapsadığı, felsefi ve politik alanda daima ateşli tartışmaların ve mücadelelerin konusu olmuş ancak özellikle savaşların ve ekonomik bunalımların yaşandığı dönemlerde insan haklarının ihlal edildiği trajik tablolar görülmüştür. Bütün bu karamsar atmosfere rağmen insan hakları olgusu bu mücadeleden hem kavramsal hem kurumsal hem de pratik düzlemlerde güçlenerek çıkabilmiştir. Bütün büyük bunalımların sonucunda, dünyanın uzlaştığı nokta hep “insan haklarını geliştirmek ve güvence altına almak” olmuştur.

İnsan hakları, “ahlaki bir ideal”[1] olmanın ötesinde, dünyada barışın tesisi için geliştirilen çağdaş bir güvenlik konsepti olan “güven arttırıcı önlemler” stratejisinin de önemli bir unsurudur. Bu kapsamda ulusal ve uluslararası düzende istikrarın, barış ve güvenliğin tesisinde kullanılacak olan en kıymetli unsur sulh olup onun da hammaddesi “insan hakları”dır.

İnsan hakları deyince akla öncelikle iki unsur gelir. Bunlardan ilki “insan”, diğeri ise “hak olgusu”dur. İnsan maddi varlığı yanında manevi yönleriyle de bir bütün olan en yüce değerdir. Hak kavramı ise genel olarak “doğru, gerçek ve alacak” gibi anlamları yanında “korunması ve gözetilmesi gerekli olan menfaatler ile maddi ve manevî diğer değerler” anlamlarını içerir. Bu bağlamda, bir ülkede insan haklarının varlığının en önemli göstergelerinden biri de, insana verilen değer ve saygıdır. Ayrıca hukukun temel amacı; hakkın kime ait olduğunu belirlemek, hakları korumak ve hakka yapılan her türlü tecavüzü men etmek ve ortadan kaldırmaktır. Hukuk düzeni ise kişinin ve toplumun hak ve sorumluluklarını belirler ve dengeler. Çağdaş bir hukuk düzeninde önemli olan husus, insanın sahip olduğu haklarla beraber onur ve namusuyla güven içinde yaşamasının mümkün olduğunca kısıtsız ve koşulsuz teminidir.

İnsan hakları kavramı aynı zamanda insanın sahip olduğu özgürlükleri de ifade eder. Bu bağlamda “hak ve özgürlük” aslında birbirinin tamamlayıcısı olan olgulardır. Çünkü bir hak ancak özgürlükle gerçekleşebilir, aynı zamanda özgürlük de bir haktır. Diğer bir ifadeyle bir hak aynı zamanda onu talep edebilme özgürlüğünü de içerir. Çünkü talep yetkisi olmayan veya bu yetkisi hukuk düzenince korunmayan bir hakkın gerçekleşme olasılığı yoktur.

 

Tarihsel süreç içinde insan haklarının alanı hep genişlemiştir. Sivil ve siyasal haklardan oluşan birinci kuşak hakları, 20. yüzyılın ortalarına doğru gelişen ekonomik, sosyal ve kültürel hakları ifade eden ikinci kuşak haklar izlerken, küreselleşme ve bilgi çağı olarak adlandırdığımız bu çağda ise çevre hakkı gibi birey-devlet ilişkilerini aşan üçüncü kuşak haklar ile bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kötüye kullanılması olasılığına karşı insanın temel özelliğini oluşturan insan onurunun korunması ilgili durumlara ilişkin  (cenin hakkı gibi) bazı alanlarda düzenlemeler yapılması gereğini işaret eden dördüncü kuşak haklar gündeme gelmiştir. Tüm bu süreçler, yeni hak konularının ortaya çıkması yanında, mevcut hakların da yeniden tanımlandığı, yorumlandığı aşamalara şahitlik etmiştir.[1]

Günümüzde “insan haklarının içeriği” kadar özellikle temel hakların “hangi yöntem ve mekanizmalar ile korunabileceği” konusu da aynı derecede önem taşımaktadır. Çünkü yaşanan sosyal ve siyasal tecrübeler, insan hakları teorisinde sağlanan gelişmelerin uygulamaya hızlı ve doğru biçimde yansıtılamadığını, bazen geleneksel güvence mekanizmalarının yetersiz kalabildiğini göstermiştir. Dolayısıyla insan hakları alanında ulaşılan evrensel standartların muhtemel tehlikelere karşı nasıl korunabileceği ve uygulamaya daha iyi nasıl yansıtılabileceği konusunda yeni mekanizmalar kurmaya veya mevcutları güçlendirmeye dönük arayışlar hep olagelmiştir. İçinde yaşadığımız tarihsel süreçte dünyanın birçok bölgesinde karşılaşılan vahim durumlara rağmen mevcut mekanizmaların yetersizliği, insan vicdanını rahatsız etmekte ve bu yöndeki çabalar günümüzde yoğunluğunu arttırarak devam etmektedir.

İnsan hakları sorunu ile ilgili tartışmalar, uluslararası konjonktürde özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında yoğunlaşmış ve akademik çalışmaların yanında uygulamaya yönelik adımlar da atılmaya başlamıştır.

Savaşların başlamasıyla ilgili kimi zaman insani, kimi zaman felsefi veya ideolojik efsanevi menkıbeler olsa da altında yatan gerçek sebep çoğunlukla devletlerin çıkar uyuşmazlığıdır. İkinci Dünya Savaşı da esasında devletlerin egemenlik ve çıkar yarışından doğmuş ve her zaman olduğu gibi güçlü devletlerin aralarında vardıkları bir menfaat uzlaşısı ile sonuçlanmıştır. Ancak bu savaşın galipleri, zaferlerini diktatör ve totaliter rejimlere karşı elde edilmiş bir başarı olarak deklare etmişler ve dünyanın da öyle algılamasını sağlamışlardır. Böylesi bir atmosferde, bir dünya barışı projesi olarak Birleşmiş Milletler fikri ortaya atılmış ve kabul görmüştür. Evrensel ölçütlerde makbul ve yüksek bir iddia olarak doğan BM Teşkilatı, daha kuruluş aşamasında, uluslararası barışın insan haklarıyla doğrudan doğruya ilgili olduğunu ve bu düşünceye bağlılığını ilân etmiştir. Bu anlayışın sonucu olarak 1948 yılında meşhur İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ilan edilmiştir. Böylece, tarihte ilk defa insan hakları evrensel bir kimlik kazanmış ve geçerliliği konusunda genel uzlaşma sağlanmış ve ayrıca birey ulusal hukukun öznesi olması yanında uluslararası hukukun öznesi veya ana kavramlarından biri konumuna gelmiştir.

Türkiye, BM teşkilatının içinde yer alan bir devlet olarak söz konusu bildiride ve izleyen sözleşmelerde ifade edilen temel düşünceyi paylaştığını çeşitli vesilelerle ulusal ve uluslararası alanlarda, diplomatik düzey dâhil tüm platformlarda deklare etmiştir. Ayrıca Türkiye insan hakları konusundaki bu duyarlılığının bir yansıması olarak daha sonra Avrupa düzeyinde ortaya çıkan insan hakları ve demokrasi odaklı oluşumların da içinde yer almıştır. Bu bağlamda Türkiye, 1949 yılında Avrupa Konseyi’nin kurucuları arasında yer almış ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni de kabul edip onaylamıştır. Türkiye hem AİHS hem de BM ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı çerçevesinde taraf olduğu diğer sözleşmeler dolayısıyla insan hakları konusunda birçok yükümlülükle karşı karşıya kalmıştır. Bunların en önemlileri, Avrupa insan hakları koruma sisteminin bir parçası olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetkisini tanıma, vatandaşlarına bireysel başvuru imkânı verme, başvuru sonucunda verilecek ihlal kararlarının gereğini yapma ve insan hakları konusunda ortaya konan genel içtihat ve uygulamalara uyma yükümlülüğüdür.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik çabaları da son yıllarda hız ve yoğunluk kazanmış ve insan haklarını koruma yönündeki eğilimi kuvvetlendirmiştir. Türkiye, AB’ye uyumun gereği olarak başta “Kopenhag Kriterleri” olmak üzere insan hakları taahhütlerine de bağlı kalma konusunda ciddi yükümlülükler altına girmiştir.

Müktesebat uyumunu sağlama çalışmaları çerçevesinde özellikle 1999 sonrasında hız kazanan çalışmalar sonucu çıkarılan uyum paketleri, 2001 Anayasa revizyonu ile başlamış ve 2010 değişikliği ile devam etmiştir.

Türkiye, bu bağlamda insan haklarını koruma ve geliştirme konusunda, öteden beri var olan yargısal ve idari mekanizmalara ek olarak başkaca yeni adımlar atmaya devam etmiştir. Özellikle, 2. Dünya Savaşı sonrası meydana gelen gelişmeler sonucu, devlet ve uluslararası kuruluşlar yanında kişilerin de uluslararası hukukun süjesi olarak kabul edilmesinin, bir takım yansımaları olmuştur. Buna göre insan hakları hukuku kural olarak ulusal düzeyde bireyle devlet arasındaki ilişkiler ile devletlerin yükümlülüklerini düzenlerken, bireylerin ulusüstü hak arama mekanizmalarına başvurularını da kapsayacak şekilde genişlemiştir.  Bunların başında, Türkiye’nin 1987 yılında egemenliği alanında kalan kimselere AİHS kapsamında oluşturulan denetim organlarına başvuru hakkını tanıması ve buna bağlı olarak 1990’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yargı yetkisini kabul etmesini sayabiliriz.

Yukarıda işaret edilen Avrupa Birliği’ne tam üyelik için “Kopenhag Kriterleri”ne uyma zorunluluğu da Türkiye’nin insan hakları sorununu resmî düzeyde daha ciddi olarak ele almasını gerektirmiştir. Türkiye 2001 yılında Anayasa’da önemli bir revizyon yapmış, bu çerçevede insan haklarına ilişkin evrensel standartlara yaklaşabilmek amacıyla temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmaların ulusal kanunlara üstünlüğünü öngören hükmü, Anayasa’nın 90. maddesine 2004 yılında eklemiştir

Türkiye’nin insan haklarını koruma ve geliştirme davasını ciddiye almış olmasının bir yansıması olarak yeni kurumsal yapıların oluşturulması yoluna gidilmiş; bu amaçla Kamu Denetçiliği Kurumu ve İnsan Hakları Kurumu gibi teşkilatlar oluşturulmuştur. Getirilen bu mekanizmalar ve oluşturulan yeni birimlerle insan hakları ihlallerinin süratle tespiti ve giderilmesi konusunda önemli mesafeler alınacağı öngörülmektedir.

İnsan hakları alanında reform niteliğinde pek çok düzenleme yapılmış ve yeni mekanizmalar hayata geçirilmiştir. En son gerçekleştirilen anayasa değişikliğiyle mevcut hak arama yollarına ek olarak 7/5/2010 gün ve 5982 sayılı Anayasanın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanunun 12/9/2010 tarihli referandum ile kabulüyle gelen bireysel başvuru hakkı, yeni bir temel hak ve özgürlükleri koruma mekanizması olarak hukuk hayatımıza kazandırılmış, ülkemizde insan haklarının kurumsallaşması yolunda büyük bir hamle yapılmıştır. İnsan haklarının korunmasında yeni bir mekanizma olan ve pek çok uyuşmazlığı AİHM gitmeden mahallinde çözme potansiyeline sahip bulunan bireysel başvurunun başlıca hedefi, ülkemiz insanının insan hakları standardını yükseltmek, temel hak ve özgürlüklerin etkin korunması yolunda katkı sağlamaktır.

 

Söz konusu değişiklikle Anayasa Mahkemesinin (AYM) görevleri arasına norm denetimi, siyasi partilerin anayasallık ve mali denetimi ve yüce divan mahkemesi olarak görev yapma başlıkları altında ifade edilen görevleri yanında; yeni bir misyon eklenmiştir. Bundan sonra AYM’yi “Temel Hak ve Özgürlükler Mahkemesi” olarak adlandırmak hiç de yanlış olmayacaktır. Aslında belki ilgili kuruluş kanunu veya iç tüzükte AYM’nin bireysel başvuru incelemeleri sonucunda vereceği her kararda “Temel Hak ve Özgürlükler Mahkemesi Sıfatıyla Yargılayan ve Hüküm Veren” veya “Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi Sıfatıyla Yargılayan ve Hüküm Veren” başlıklarını kullanması yönünde bir düzenleme yapılmasının yerinde olacağı düşünülmektedir. Böylelikle insan hakları konusunda gerek kamuoyunda gerekse kamu gücünü kullanan makam ve merciler nezdinde olması gereken farkındalığın kazanılmasına en azından sosyo-psikolojik açıdan daha fazla katkı sağlanabilecektir.

Söz konusu değişiklikle Anayasa Mahkemesinin (AYM) görevleri arasına norm denetimi, siyasi partilerin anayasallık ve mali denetimi ve yüce divan mahkemesi olarak görev yapma başlıkları altında ifade edilen görevleri yanında; yeni bir misyon eklenmiştir. Bundan sonra AYM’yi “Temel Hak ve Özgürlükler Mahkemesi” olarak adlandırmak hiç de yanlış olmayacaktır. Aslında belki ilgili kuruluş kanunu veya iç tüzükte AYM’nin bireysel başvuru incelemeleri sonucunda vereceği her kararda “Temel Hak ve Özgürlükler Mahkemesi Sıfatıyla Yargılayan ve Hüküm Veren” veya “Türkiye İnsan Hakları Mahkemesi Sıfatıyla Yargılayan ve Hüküm Veren” başlıklarını kullanması yönünde bir düzenleme yapılmasının yerinde olacağı düşünülmektedir. Böylelikle insan hakları konusunda gerek kamuoyunda gerekse kamu gücünü kullanan makam ve merciler nezdinde olması gereken farkındalığın kazanılmasına en azından sosyo-psikolojik açıdan daha fazla katkı sağlanabilecektir. Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ruhunda olan bu anlamlı olgunun evrensel ölçütlerde tanımlanması, kavramsal ve teorik açıdan tüm yönleriyle ortaya konması gerekmektedir.

KategoriMakaleler

Ural Hukuk © 2019 Tüm Hakları Saklıdır. Dizayn Wonderia Reklam

                

Web sitemizde size en iyi deneyimi sunabilmemiz için çerezleri kullanıyoruz. Ayrıntılı bilgiye çerez politikasından ulaşabilirsiniz. Çerez politikası

Bu web sitesindeki çerez ayarları, size mümkün olan en iyi tarama deneyimini sunmak için "çerezlere izin ver" olarak ayarlanmıştır. Çerez ayarlarınızı değiştirmeden bu web sitesini kullanmaya devam ederseniz veya aşağıdaki "Kabul Et" i tıklarsanız, o zaman buna onay vermiş olursunuz.

Kapat